İbadet, Allah’a saygı ve teslimiyettir. Bizi yoktan var eden sayısız nimet veren, yaratılmışlar arasında seçkin bir duruma yükselten Yüce Allah’a karşı bir şükür ve teşekkür görevidir. İnsanın böyle bir görevi yerine getirmesi, yaratılışının bir gereğidir. İbadetler, insanı Allah’a yaklaştıran en güzel amel, bir insanın dünyada ulaşabileceği en yüce makamdır. İbadetler ruhu yüceltir, kalbi ve düşünceyi kötü duygulardan uzaklaştırır. İbadetler aynı zamanda inancımızı güçlendirir ve korur, insanlar için büyük bir ihtiyaçtır.
İslâm’da ibadetler üç şekilde olur:
a) Bedenle olur: Namaz, Oruç gibi.
b) Mal ile olur: Zekât gibi.
c) Hem mal ve hem de bedenle olur: Hac gibi.
İbadet üç düşünce ile yapılır:
1) Allah’a; İbadet Ve Saygıya Lâyık Tek Varlık olduğu İçin İbadet Etmek.
Hiçbir karşılık beklemeden yalnız Allah’ın emrini yerine getirmek maksadıyla yapılan böyle bir ibadet, ibadetin en yüksek derecesidir. Bu dereceye hadiste “ihsan” derecesi denir. Cibril hadisinde, Cebrail aleyhisselâmın Rasûlullah (s.a.s) ve sorduğu sorulardan birisi de “ihsan” olmuştur. Hz. Peygamber buna şöyle cevap vermiştir; “İhsan; Allah’a sanki O’nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da O seni görmektedir” (Müslim, İmân, 5, 6; İbn Mâce Mukaddime, 9). Dolayısıyla İslâm’da ibadet insanın bütün davranışlarını kapsar.
2) Cennete girmeyi Umarak Veya Cehennemden Korkarak İbadet Etmek.
Bu düşünce ile ibadet yapan kimse Allah’ın emrini yerine getirmiş olur. Ancak insan; ibadeti, böyle menfaat düşüncesi ile değil yalnız Allah için yapmalıdır.
3) Dünyada Bir Yarar Sağlamak Amacıyla Gösteriş İçin İbadet Etmek.
İbadetin en aşağı derecesi budur. Buna ibadet demek bile doğru değildir. Çünkü Allah için yapılmayan ibadetin hiç bir değeri yoktur.
Ammar İbni Yâsir radiyallahu anh imanda azmin ve sebâtin sembolü bir yigit!.. inancı uğruna gösterdiği fedakârlıklar, islâm’ın yüceliğinin bir vesikası olan kahraman!… Fedakârlığın imanın özü olduğunu gösteren ilk şehid çocuğu… Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin; “Cennet üç kişiye müstaktır. Ali, Ammar ve Selman.” iltifatına mazhar cennetlik bir insan!…
Babası Yâsir, Yemen’li Kahtânî kabilesinin Ans kolundandır. Kaybolan kardeşini aramak için Mekke’ye geldi. Benî Mahzum kabilesinden Ebû Huzeyfe İbni Mugire’nin himayesine girdi. Sümeyye adındaki câriyesi ile evlendi. Bu evlilikten Ammar dünyaya geldi.
Ebu’l-Yekzan künyesiyle anılan Ammar İbni Yâsir, Erkam’ın evinde Suheyb ile birlikte otuzuncu müslüman olarak islâm’la şereflendi. Kısa bir müddet sonra babası Yâsir ve annesi Sümeyye hatun da müslüman oldular.
İslâm’ın ilk günleri zorlu günlerdi. İlk müslümanlar da zor zamanı yaşayan insanlardı. Zira müşrikler islâm’a girenleri tehdit eder, himâyesiz kimseleri de işkence altında inletirlerdi. Yâsir ailesi bu iniltileri bu acıları gönüllerine gömen ve müşriklerin en ağır işkencelerine karşı kahramanca direnen yiğitlerdir. Kalbi kararmış, gözü dönmüş, zâlimler Yâsir ailesine akla-hayale gelmeyecek cehennemî işkenceler yaptılar. Güneşin en kızgın saatlerinde üçünü birden çölün kavurucu kumlarına gömdüler. Üzerlerine, derileri kavlatan kor parçası kayaları koydular. Fakat kalblerinden imanlarını alamadılar. Devamını Oku
Kur’an-ı Kerîm, Yüce Allah(cc) ‘ın insanlara indirdiği son Mukaddes Kitaptır. Kur’an, son Peygamber Hz. Muhammed‘e (sav) Cebrâil (as) tarafından vahiy yoluyla indirilmiş ve ondan tevatür yoluyla nakl edilerek günümüze kadar gelmiştir. Kur’an-ı Kerîm ferde ve cem’iyete, bütün insan sınıflarına, bütün memleketlerde ve bütün devirlerde insan hayatının bütününe, maddî – mânevî bir hidayet rehberidir. Hükûmet başkanından, kumandandan sade vatandaşa ve sokaktaki adama kadar herkes, orada kendisiyle alâkalı olanı bulur. Dünyevî ve uhrevî huzur ve saadeti için gerekli bilgi ve dersleri ondan alır. Kur’an’ın sâhip olduğu meziyet ve özellikler, âyetlerde ve hadîslerde şu şekilde beyan buyurulmuştur:
“İşte bu Kur’an muazzam bir kitabdır. Onu biz indirdik. Çok mübarektir. (Fayda ve bereketi çoktur). Artık buna uyun, emirlerine bağlanın ve Allah’tan korkun. Tâ ki merhamet olunasınız” (el-En’âm, 155).
“Şu indirilmiş Kur’an, mübarek ve feyizli bir kitabdır ki elleri önündekini (Tevrat ve İncil’i) tasdik edicidir. Tâ ki onunla Mekke halkını ve bütün çevresindeki insanları korkutsun. ahirete îman edenler, namazlarına gereği üzere devam ettikleri gibi, Kur’an’a da inanırlar” (el-En’âm, 92).
“Onlar, hâlâ Kur’an’ın Allah kelâmı olduğunu ve mânasını düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından olsaydı, muhakkak ki içinde birbirini tutmayan birçok söz ve ifadeler bulurlardı.” (en-Nisâ, 82).
“O Kur’an, insanları Hakk’a ulaştırır; helâl ile haramda ve din hükümlerinde hakkı bâtıldan ayırır…” (el-Bakare, 185).
“Kur’ân-ı Kerîm doğru yol gösterici, mü’minlere derecelerle kurtuluşu müjdeleyicidir” (el-Bakare, 97).
“Bu Kur’an, akıl sâhiplerinin, âyetlerini iyice düşünüp anlamaları ve ders almaları için, sana indirdiğimiz saadet kaynağı bir kitabtır” (Sâd, 29).
Hâris bin A’ver’den rivayet edilmiştir: Bir gün Hz. Ali şöyle dedi: “Bakınız, ben Resûlüllah’dan (asm): “Yakında fitneler kopacaktır” buyurduğunu işittim. Bunun üzerine, “Ey Allah’ın elçisi, bu fitnelerden kurtuluşun çaresi nedir?” diye sordum. “Allah’ın kitabı, Kur’an’dır” buyurdular. (Daha sonra Hz. Peygamber, Kur’an’ın özelliklerini şöyle açıkladı) Onda, sizden öncekilerin tarihi, sonrakilerinin haberi ve aranızdaki mes’elelerin hükmü vardır. O, Hak ile Bâtılı birbirinden ayıran kesin bir hükümdür. Her kim hidâyeti ondan başkasında ararsa, Allah onu şaşırtır. O, Allah’ın kopmayan sağlam ipi, kuvvetli fikir kitabı ve doğru yoldur. O, akılların sapıtıp şaşırmamasına ve dillerin karışmamasına yegâne sebebdir. Kur’an, ilim adamlarının doymadığı, asla tekrarlanmaktan eskimeyen ve hayret veren üstünlükleri bitip tükenmeyen bir kitaptır. Yine O, öyle eşsiz bir eserdir ki, cinler dahi onu dinlediği zaman, “Biz, doğruluk ve olgunluk yolunu gösteren hârikulâde bir Kur’an dinledik” demekten kendilerini alamamışlardır. Ona dayanarak konuşan doğru söylemiş, O’nu tatbik eden sevab kazanmış, O’nunla hükmeden adâlet etmiş ve insanları O’na dâvet eden dosdoğru yola yöneltmiş olur.
“Kur’an apaçık bir nur, hakîm bir zikir ve en doğru yoldur.”
“Kur’an-ı Kerîm, Allah Teâlâ’nın gökten yeryüzüne uzatılmış bir ipidir.”
“Kur’an’ın sair sözlere üstünlüğü, Rahman’ın mahlûkatına nazaran üstünlüğü gibidir.”
“Kim Allah’ın kitabından bir âyet okursa, Kıyâmet günü kendisine nûr olur.”
“Evlerinizi namaz kılarak ve Kur’an okuyarak nurlandırınız.”
Kur’an’ın unsurları
Kur’an’ın 4 unsuru vardır:
Bu 4 unsurdan biri eksik olunca Kur’an olmaz. Binaenaleyh tercüme ve meâllere Kur’an denilemez ve bunlar Kur’an’ın yerini tutamaz.
Bir bakkalın yeşil renkli, güzel sesli, söz söylemesini bilen bir papağını vardı.
Bu papağan dükkânın bekçisi gibiydi. Alışverişe gelenlere, nükteli sözler söyleyerek şakalar yapardı. İnsanlar bir şey sorduğunda insan gibi cevap verir ve onlarla güzel güzel konuşurdu. Papağanlara has ötüşü de çok tatlıydı.
Efendi bir gün evine gitmiş, papağan ise bakkalda bekçilik yapıyordu. Bir kedi, kovaladığı fareyle birlikte dükkânın içine daldı. Can korkusuyla ne yapacağını şaşıran zavallı papağan, bir o yana, bir bu yana kaçmaya çalıştı. Dükkânın bir köşesine sıçrayınca orada bulunan gül yağı şişelerini devirdi. Şişeler kırıldı, yağlar döküldü. Ortalık iyice karıştı.
Hiçbir şeyden haberi olmayan dükkân sahibi işine döndü. Etrafına bakıp durumu anlayınca çok kızdı. Papağanın üstüne dökülen yağlardan, bu işi onun yaptığını düşündü. O öfkeyle papağanın başına vurdu. Vurmasıyla da olan oldu. Papağanın başındaki tüyleri döküldü. Kel oldu, dili tutuldu, konuşamaz oldu.
Bakkal yaptığına pişman olup ah vah etmeye başladı ama ne çare. Saçını, sakalını yolarak, ”Keşke elim kırılsaydı da o tatlı dilli papağanıma vurmasaydım” diye yakınması boşunaydı. Papağan kel başıyla, sessiz sedasız sinmiş bir vaziyette oturuyordu.
Bakkal, papağanın eski neşeli haline dönmesi için, etrafa sadakalar ve hediyeler dağıttı. Aradan günler geçmesine rağmen, kuş hiç konuşmadı. Bakkal, papağanın bir daha hiç konuşmayacağı düşüncesiyle şaşkın ve ağlamaklı bir haldeydi. Kunuşturmak için türlü türlü acayip ve garip sesler çıkararak onu neşelendirmeye çalıştıysa da bir fayda sağlayamadı. Devamını Oku

Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam bu gece Rabbine şöyle dua etmiştir:
“ALLAHım, azabından affına, gazabından rızana sığınırım,
Senden yine Sana iltica ederim.
Sana gereği gibi hamd etmekten âcizim.
Sen Kendini sena ettiğin gibi yücesin
De ki: Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allahın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.(Zumer-53)
Not: Geçtiğimiz Berat gecesine erişip de, belki ölümü akıllarından bile geçirmeyen birçok insan bugün dünyadan göçüp gitmiştir. Ölüm, herkes için mukadderdir. Hiçbirimizin, bir sene daha yaşayacağına garantisi yoktur. O halde, önümüzdeki Beraat gecesinin, bizler için birer fırsat olduğunu bilelim. Yüce Rabbimizin her zaman açık olan tövbe kapısına yönelip, bu geceyi gafletle geçirmeyelim. Yakınlarımızı, komşularımızı, yoksulları görüp gözetmeyi unutmayalım.
Gecenin güzel yüzü yüreğinize dokunsun, şeytan sizlerden uzakta, melekler başucunuzda olsun, güneş öyle bir geceye doğsun ki dualarınız kabul kandiliniz mübarek olsun…
Mü’min, kâfir müşrik ve münafık ne demektir?
Allah’a, Hz. Peygamber’e ve onlardan gelen emir ve yasaklara uymak durumundaki mü’min, kendisini iman noktasında sıkıntıya sokacak kişilik ve hâlleri bilmek zorundadır.
Allah’ın varlığı ve birliği başta olmak üzere Amentü’de özetlenen iman esaslarını kabul ve inkar bakımından insanlar; mü’min, kafir, müşrik ve münafık olmak üzere dörde ayrılmaktadır. Bunları genel olarak biliyorsak da bilgilerimizi tekrar gözden geçirmekte fayda var:
1. MÜ’MİN
İman esaslarını kalb ile tasdik, dil ile ikrar edip imanın zevkiyle İslam’ı soluklayan kişiye mü’min denilmektedir. Bu durumda iman ile İslam bütünleşmektedir. İman ile belli bir ufka ulaşan insan, hemen bunun arkasından Allah’a karşı nasıl bir tavır ve davranışta bulunması gerektiğini düşünmeye başlayacaktır. Aşere-i Mübeşşere’den meşhur sahabi Said b. Zeyd’in babası ve Hz. Ömer’in (ra) amcası olan Zeyd b. Amr’ın durumu buna güzel bir örnek teşkil etmektedir. Zira o, “Ey Yüceler Yücesi, ey adını bile bilmediğim Yüce Yaratıcı! Biliyorum Sen varsın, bunu bütün benliğimle hissediyorum. Ama Sana karşı nasıl bir kulluk ve ibadet yapacağımı bilmiyorum.” diyerek Cenab-ı Hakk’a inandığını ve O’na teslim olduğunu haykırmıştır. Zeyd b. Amr, Efendimiz’in (sas) çocukluk ve gençlik döneminde hayatta olmasına rağmen O’nun nebilikle serfiraz olduğu ve nurlar saçtığı zamanı görememiştir.
2. KÂFİR
“Örten” ve “nimeti inkar eden” mânâlarına gelen kafir, iman edilmesi gereken esaslardan birisini veya hepsini kalben inkar ve tekzip edip bunu dil ile söyleyen kimseye denilmektedir. Kafir, İslam ve imandan mahrum bir şekilde kalbindeki kabiliyeti köreltmiş, bütün vicdanî mekanizması nefsinin eline geçmiş ve latife-yi Rabbaniyesi sönmüş olan kişidir.
Kafirin yeryüzündeki acıklı durumunu Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de çok güzel anlatmaktadır: “Yahut o kâfirlerin duygu, düşünce ve davranışları derin bir denizdeki yoğun karanlıklara benzer. Öyle bir deniz ki, onu, dalga üstüne dalga kaplıyor.. üstünde de koyu bulut. Üst üste binmiş karanlıklar… İçinde bulunan insan, elini uzatsa neredeyse kendi elini bile göremiyor. Öyle ya, Allah birine nûr vermezse, artık onun hiçbir nuru olamaz.” (Nur, 24/40) ifadeleriyle anlatmaktadır.
3. MÜŞRİK
Zatında, sıfatlarında ve fiillerinde Allah’a (cc) eş ve ortak koşan ve O’nunla birlikte başka ilahlar edinen kimseye müşrik denilmektedir.
Küfür, şirke nazaran daha genel bir anlam ifade etmektedir. Çünkü küfürde inanç esaslarını toptan ve temelden inkar ve tekzip etme mevzu bahistir. Kafir, mü’minin; müşrik ise ehl-i tevhidin zıddıdır. Ağzımızdan çıkan ve detaylarına vakıf olamadığımız için şirke benzeyen sözler bizi öte dünyada zor durumda bırakacaktır. O açıdan uyanık mü’minler açık şirkten olduğu kadar “gizli şirk”ten de Allah’a sığınır.
4. MÜNAFIK
Dili ile iman ettiğini söylediği halde kalbiyle tasdik etmeyen kimseye münafık denilmektedir. Münafık, imandaki ulvi hakikatleri sezdiği halde yine de küfür bataklığı içinde bocalayıp durmaktadır. Nitekim “Onlar mü’minlerle kafirler arasında bocalayıp dururlar: Ne onlara bağlanırlar, ne de bunlara.” (Nisa, 4/143) ayet-i kerimesi münafığın bu durumunu ifade etmektedir.
Bu kişiler aslında Hıristiyanlık, Yahudilik, yahut başka bir inanç sistemine inanıyor, hatta hiçbir şeye inanmıyor olabilirler. Ancak, çoğu kez Müslümanlar içinde ihtilafın genişlemesinde ve kötü adetlerin yaygınlaşmasında gönüllü olarak rol oynadıkları için zararları çok daha büyük olmuştur.
ALİ İHSAN ER